9 Mayıs 2017

13 resons why...











      Yabancı dizilere meraklı biri olarak sosyal medyada da yabancı dizi gruplarını takip ediyorum. Son günlerde bir çok kişi bu diziden bahsetmeye başladı. Yabancı dizi tutkunlarının iyi bildiği Netflix'in yeni dizisi bu...

       Jay Asher adlı yazarın türkçede "ölmek için on üç sebep" adıyla yayınlanan bestseller kitabından uyarlanan bir dizi bu. Aslında bir ergen dizisi...

      Dizi lise öğrencisi olan bir kızın intihar etmeden önce doldurduğu kasetlerle onu ölüme götüren olayları ve kişileri anlatması üzerine kurulu.

      Konusu çok sıradışı değil ama gene de izlenebilir. 

       Gençlerle çalıştığım için diziyi izlerken sürekli kıyaslamalar yaptım. Dizi de 16-17 yaşlarında liseli gençler var. Büyümüş, ailelerinden bağımsız davranan, araba kullanan, şiir yazan, fotoğraf çeken, spor yapan, dergi çıkaran, partiler düzenleyen, sosyal hayatları zengin, cinsel hayatları olan, çoktan yetişkin hayatını yaşamaya başlamış gençler bunlar...

       Aynı yaştaki türk gençleri aile tarafından daha çocuk olarak kabul ediliyor ve  o da çocukluğa devam ediyor. Gencin kararlarında aile belirleyici oluyor. Test çözmekten hobilerine vakit ayıramayan, okulla dersane arasında gidip gelen, sınav ve gelecek kaygısı ile bunalmış, sorumluluk almaya isteksiz, internet bağımlığında yaşayan ergenler geldi gözümün önüne.
        
       Şu doğrudur bu yanlıştır demek değil amacım, sadece dizinin düşündürdüklerini paylaşmak istedim.










 

6 Mayıs 2017

Levent için...



Bu yıl ki doğum gününde Levent'i sevdiği şarkı ve şarkıcılarla analım :






Timur Selçuk - Beyaz Güvercin





Bülent Ortaçgil- Değirmenler






Fikret Kızılok- bu kalp seni unutur mu ?




24 Mart 2017

"Yola çıkmaya karar verir insan, nereye varacağına değil." (E.Temelkuran)





'sınır zihnindedir, 
düşünme yap ve nereye kadar gidebileceğini gör!' demişti terapist...

sınırları aşmanın vaktidir...

yelkenleri yeniden açıp taze rüzgarlarla doldurmalı,  adını sanını bilmediğin  yeni limanlara yol almalısın... 

sıkılsan da vazgeçemediğin alışkanlıklarla, rutinlerle kemikleşmiş kabuğunu kırmalı, yamamaktan  yorgun düştüğün bu deriyi artık değiştirmelisin...

uzun zamandır içinde durduğun kozadan dışarı çıkmanın vaktidir...

artık zamanlar dar, saatler hızlı... 

oysa heyben yıllardır taşıdığın hayallerle dolu, ancak sınırlarını aştığında, kurallarını çiğnendiğinde, ezberini bozduğunda gerçekleşecek hayaller bunlar...

ama önce içindeki nehri yavaşlatan, gürül gürül akmasını engelleyen taşları temizlemelisin...
onları bir bir kaldırdıkça bak gör nasıl şakır şakır akıyorsun hayata doğru... 

geçmişi, eski güzel günleri "yaşanmış mutlu anlar" dolabına kaldırmalısın...
sonra da "şimdiki mutlu anlar " dolabını doldurmaya başlamalısın... 

içgüdülerini, yaratıcılığını özgür bırakmalı ve seni götürdükleri yere gitmelisin...

bir tohum olarak atıldın toprağa cılız bir fidan olmaktansa olabileceğin en görkemli ağacı olmalısın...

"ya olamazsam" korkusu ile dallarını uzatmaktan korkmamalısın... 

çoktandır kendi başına uçabildiğini gördün ...
artık kanatları iyice açmanın vaktidir...

en korktuklarını yapmalı, kendine meydan okumalı, 
denenmeyeni denemeli, gidilmeyene gitmeli, 

kendini bilinmeyende sınamalısın... 

o çok özlediğin maceranın, bilinmezin  tadını nasıl tadacaksın yoksa...

göğüs kafesinde bir kalbin olduğunu ve hala çarptığını fark etmenin vaktidir...






 

21 Mart 2017

21 mart dünya şiir günü kutlu olsun !


şehrin kırk kapısı

Yıkın, gözlerinizi yıldıran hisarları!
Yıkın, kalplerinizi kuşatan kalın surları!

Yıkın, zihinlerinizi daraltan,
Ruhlarınızı küçülten,
Hayalhanelerinizi çeviren duvarları!

Yıkın hepsini, yıkın bunları,
Şehir ortaya çıksın!

Tanrı’nın şehri ortaya çıksın,
Tanrı’nın geri döneceği şehir…

Ağzının kıyısında bir papatyayla
Yeniyetmeliğimizin, gençliğinizin
Geri döneceği şehir;

Dudaklarının kıyısında
Güllerle, hatmilerle, papatyalarla
Ve elinde tazı başlı âsâsıyla Homer’in
Geri döneceği şehir;

Sonra Hayyam’ın, sonra Dante’nin, 
Sonra Yunus’un, Rimbaud’nun, Lorca’nın,
Sonra sevdiğimiz bütün öteki şairlerin,
Bütün öteki hanendelerin, sazendelerin
Bir bir geri döneceği şehir...

Cahit Koytak

3 Ocak 2010
‘Şehrin Kitabı’

14 Mart 2017

yazamazken...




canım nasıl yazı yazmayı çekiyor... 

öyle güzel satırlar, anlatılar, yazılar okuyorum ki nasıl imreniyorum, nasıl kıskanıyorum...

hemen kaleme kağıda sarılıp şakır şakır döktürmek, okuyanın yüzünde gülümseme bırakacak cümleler bulup yazmak, kendim gibilere iyi gelecek hikayeler anlatmak istiyorum...

kalemi elime alıp sayfayı çevirdiğimde zihnim boşalıveriyor, kalakalıyorum...
söyleyecek  söz, yazılacak bir kelime, anlatacak bir hikaye bulamıyorum... 

kafam bu kadar doluyken nasıl da böyle dilsizim...

sessizce bakıyorum boş sayfaya yazdıklarımı okumayı bekleyen gözlerinize bakıyormuşum gibi...

orada bakışırken gözlerimden her şeyi okuyuverin istiyorum, uzun uzun yazmama gerek kalmasın...

yaşadığım gelgitleri , iniş çıkışları hemen görüverin...

sonra kaldığım yerden devam edişimi, ayağımı uzatmış otururken kurduğum hayalleri...

gitmek istediğim gezileri, yapmak istediğim resimleri, seramikleri...
okumak, konuşmak, anlatmak istediğim kitapları...
içinde kaybolduğum filmleri...
tanışmak istediğim insanları, girmek istediğim ortamları, maceraları...

hayatla, insanlarla nasıl başa çıktığımı, nasıl başa çıkamadığımı...
dile getirmediğim kırgınlıklarımı, öfkemi, hep yanımda taşıdığım hüznümü...
eski günleri hala ne çok özlediğimi...

uçuran sevinçlerimi, neşemi, enerjimi...

gözüne baktığım çiçeklerimin açışını, 
baharın gelişini, denizin kokusunu...

bir çırpıda okuyuverin gözlerimden...

uzun uzun anlatmadan...

sanki çok güzel cümlelerle yazıvermişim gibi...





29 Aralık 2016

bu yıldan arta kalan...

kabus gibi bir yıl oldu 2016...

2017 sabahı uyanıp kabus bitti diyebilecek miyiz? bilmiyorum...

kendi yılıma baktım nasıl geçti acaba diye... 

sağ omzumdaki karamsar  nihal'e göre kötü geçti...
sıkıldım, bunaldım, kaygılandım, umutsuzluğa kapıldım, yalnız hissettim... 

soldaki iyimser nihale göreyse iyi geçti ; gezdim tozdum, eğlendim, güldüm, heyecanlandım, sevindim , mutlu oldum..

bu yıl çok düşündüm ama az yazdım... daha çok kendi kendimle konuştum, biraz inzivaya çekildim... cümleler eskisi gibi paldır küldür gelivermediler kalemin ucuna...

çok özlememe rağmen eskisi gibi azim ve sabırla suluboyada yapamaz oldum... 
onun yerini seramik aldı... çamurla oyun hamuru gibi uğraşmak, tabaklar, saksılar, vazolar, evler çiçekler, ağaçlar yapmak hoşuma gitti... heyecanla pişmesini bekledim, fırından çıkınca kimini sırla, kimini akrilikle boyadım...




 birçoğunu hediye ettim... birkaçı açtığımız stantta satıldı, tanımadığım insanların evine gitti... heyecanlandım... 











terraryuma merak saldım sonra, bi kaç tane yaptım da...cam fanus içinde üç boyutlu tablolar yapmak hoşuma gitti, yosunları solana kadar seyrettim... 




sonra Türkiye'de yayınlanmayan (ve yayınlanması pek olası olmayan) bir sürü yabancı dizi bitirdim... Black Mirror, Westworld, Mr. robot, Olive Kitteridge, Fargo, This is us en iyileriydi...

Sinemada ise The revenant, Spotlight,  Cafe Society  (Woody allen'dan) ve en son müzikleri ve görselliğine hayran olduğum Arrival'ı  izledim...

bol bol Ot ve Psikeart dergisi okudum...




fazla roman okuyamadım ama bu yıl okumakdan en zevk aldığım roman  "kafamda bir tuhaflık" dı  , mevlüt ile birlikte istanbul'un varoşlarında gezinmek hoşuma gitti...

sık sık Ankara'ya gittim, ailemi ziyaret ettim... 
hem bedenen hem zihnen zayıflayan annemin beni görünce hala gözlerinin parladığını, mutlu olduğunu gördüm...

en çok hayal ettiğim şeylerden birinin gerçekleştirdim bu yıl ve  Vatikan müzesi ile  sistine şapeli'ni gezdim... 




büyük bir kalabalık ve görevlilerin "şşşşşşşştt" şeklindeki 
sessizlik uyarılarıyla birlikte michelangelo'nun muhteşem ve de üç boyutlu tavan resimlerini boynum ağrıyana kadar huşu içinde seyrettim...
insanların inançları için neler yapabildiklerine hayran oldum... 

yüzyıllar öncesindeki insanların yarattığı sanatla büyülenmişken  türk olduğumuzu öğrenen İtalyanlar'ın "savaştan mı kaçtınız" sorusuyla bu güne ve günümüz insanlarının yarattığı savaşa, yıkıma geri dönm... üzüldüm...

bi sürü şarap, daha da çok bira içtim bu yıl... arkadaşların kimisiyle çok konuştum, kimisiyle çok sustum...

emekliliğime bir yıldan az süre kalması ile heyecanlandım, memuriyetten kurtulma, özgür olma, yeni hayata, yeni uğraşlara başlama hayalleri kurdum...

dilerim 2017 hepimizin her konuda daha cesur, daha samimi olduğu,
korkularımızın üzerine gidebildiğimiz, düşüncelerimizi, hayallerimizi eyleme dökebildiğimiz bir yıl olsun... 

tabi bir de dünyaya biraz sağduyu hakim olsun da Ortadoğu'nun ortaçağı sona ersin artık...






11 Aralık 2016

okyanusu aşmak...




 




bir çok hayal kuruyorum kendi başıma...
 
yalnız kendi başıma da değil arkadaşlarla, aileyle de hayaller kuruyoruz habire...

iş değiştirmek, taşınmak, çok para kazanmak, bahçeli ev almak, dünyayı gezmek, makam sahibi olmak ve hatta başka biri olmak gibi hayaller ...  

oysa farkında olmasakta içten içe en büyük güdümüz alıştığımız hayatı, alışkanlıklarımızı, rutinlerimizi olabildiğince sürdürebilmek... 

sonsuz sandığımız günlerimizi, anlarımızı alışkanlıklarımızla, rutinlerimizle geçiriyoruz... 

aynı yollardan, aynı otobüslerle, aynı mağazalara, aynı işimize gidiyoruz... aynı yerlerde oturup, aynı şeyleri yiyip içiyoruz... aynı şeyleri bir daha bir daha yapmak, aynı konuları tekrar tekrar konuşmak, her şeyin yolunda, hayatın sonsuz olduğu duygusunu veriyor... 

tıpkı bir otistiğin alıştığı düzende huzur bulması gibi... 

bu durumdan sıkılan rahatsız olan, yaşlandığını fark eden bir yanımız içten içe dürtüp duruyor, hayaller kurduruyor... 

başka hayatların, işlerin, yolların, insanların, şehirlerin, ülkelerin hayalleri bunlar... 

bir yandan bu hayalleri kurarken bir yandan alışkanlıklarımızı yapmaya devam ediyoruz... 

alışkanlıklar/rutin hayat sıkıcı ve fakat tanıdık, bildik, güvenli, huzurlu...   yenilik, değişiklik ise heyecanlı, maceralı ve fakat belirsiz, yabancı ve korkutucu... 

bundandır ki sayılı günlerimizi belirli rutinler ve alışkanlıklar içerisinde geçiriyoruz, otomatik pilotta uçan uçak gibi...

eğer bilseydik ki bir yıl sonra hayatımız sona erecek, her gün azimle sürdürdüğümüz neleri bırakırdık kim bilir... neleri değiştirir, cesaret edemediğimiz neleri denerdik...

oysa bunu bilmediğimizden bir yandan alışkanlık ve rutinlerimizi sürdürürken bir yandan da belirsiz bir gelecekte başka şeyler yapıp, başka hayatlar yaşayacağımızı hayal ediyoruz... 

bundandır hayallerinin peşinden gidenlere hayran olmamız... 

sevgili hocamın söylediği gibi "hayal etmek" ile  "yapmak" arasında koca bir okyanus yatıyor,
aşmamız gereken...